۞
| Dolar Euro Gr. Altın4.215 | 'a --:--:--
SON DAKİKA
Hac 2004

2004 Haccında Mekke Turu

۞ / editör01 Şubat 2004 - 20:33 · … dk okuma

2004 Haccında Mekke Turu

PEYGAMBERİMİZ AS IN EVİ
Peygamberimizin doğduğu binanın yerinde bugün bir 'halk kitaplığı' bulunuyor. Suudi Arabistan yönetimi Hazreti Muhammed SAV'in dünyaya geldiği mekânın ziyaret yeri yapılmaması için buraya işte bu kitaplığı inşa ettirdi.

Sevr ve Nur Dağına Gidiyoruz
20 Ocak Saat 1000 da kafileyle birlikte geldiğimiz ancak otobüslerden inmeden geçtiğimiz bir diğer yer de Nurdağı idi. O gün bulunduğumuz otobüsteki bir Hacının “ben dağı ziyarete etmek istiyorum. Niye inip yanına bile gitmiyoruz” tepkisine katılmamak elde değildi. Hani, bu görevlilere imkân verilse Türkiye'deki Hacı adaylarını hacca götürün dense, bunlar hacıları uçağa doldurup Kâbe’nin üzerinde ve uçak içerisinde olduğu halde tavaf yaptırıp geri getirirler. “Hacı oldunuz derler.” Diye insanın düşünesi geliyor.
Tepki gösteren hacı araçtan iniyor ve bizler arkasından bakıyoruz.
İşte kafile ile birlikte eteğine kadar bile gidemediğimiz kutsal dağa 16 gün sonra yani 5 şubat günü Sabah 04.30 da uyanarak, 20 kişilik bir grup oluşturarak Nur ve Sevr Dağına gitmek üzere yola çıktık.
Adam başı 5 Riyale tuttuğumuz araçla önce Mekke’ye 15–20 km. uzaklıkta bulunan ve tırmananın her an kayabileceği dik patikalarla çıkılan Nur dağına yani Efendimizin (sav) Risalet öncesi özellikle Ramazan olduğu zannedilen aylarda gidip inzivaya çekildiği, tefekküre daldığı ve ilk defa, “İkra” emri İlahisine muhatap olduğu mekâna gidiyoruz.
Dağın eteğindeki bir mescitte sabah namazını kıldık. Ardından dağa tırmanmaya başladık. Dik ve sarp dağ öncelikle gözümüzü korkuttu. Ama kararlıydık. 55-60 dakika sonra bir yürüyüşle yukarı çıktık. Nur Dağında (Cebel–i Nur) bulunan bu kutsal mağaraya ulaşmak hiç de zannedildiği kadar kolay değildi.
Yaklaşık 300 metrelik dikine tırmanış, sabahın ilk ışıklarıyla daha bir lahuti havaya bürünürken, karşılaştığımız ilk dilenci ruh dünyamızda hafif bir sarsıntı meydana getiriyor. Neredeyse her 10 metrede bir karşılaştığımız dilenci ordusu bir süre sonra canımızı sıkmaya başlıyor. Bazıları da, ellerinde kazma kürek beton dökerek " haci yardım " diyerek yaptıkları bir karış alan için para istiyor. İncik boncuk, çay meşrubat türü şeyler satan işportacılar da çirkin görüntülerin tuzu biberi oluyor. Tepeye 100 metre kala sahne alan polaroid fotoğrafçılar ise hadiseye tuz biber ekiyorlar. Türk hacıların ziyaretçi yoğunluğunu oluşturmasından olsa gerek, genelde Türkçe, “Hacı foto, hacı sadaka”, seslenişleri arasında zirveye ulaşmaya çalışıyoruz. Toprakla karılık kayalık zeminin bitip, uzaktan bir kartal başı gibi görünen 30 metrelik sırf kayalık zirve kısmın başladığı yere oldukça yorgun bir şekilde varıyoruz. Biraz daha yukarıdaki küçük bir düzlükte gördüğümüz deve bizi şaşırtıyor. Sefil bir görüntüsü olan devenin fotoğrafçılar tarafından oraya çıkarıldığını öğrenince, üzerine oturup poz veren hacı adaylarına biraz kızar gibi oluyoruz.
Zirvedeki kirlilik ise bu kutsal mekan için kabul edilebilir gibi değil. Neredeyse her yer pet şişe ve teneke meşrubat kutularıyla dolu. Bunlara yer yer yırtık ve kirli kilim parçaları, karton kutular, tahta parçaları ve ekmek parçaları yoğun olmak üzere yemek artıkları eşlik ediyor. Etrafta tek bir temizlik görevlisi ve çöp tenekesi de yok. Yemeğini yiyen artanını olduğu yere bırakıyor, veya yakın bir yere fırlatıyor.
Dağın en tepe noktasında bulunan Hira Mağarası’na nihayet varıyoruz. Efendimiz’e yıllarca kucak açmış, O’nun tefekkürle dolu anlarını yıllarca kem gözlerden saklamış, “İkra”, emriyle başlayan vahye beşiklik yapmış bu mukaddes mekanı heyecanla seyrediyoruz. Mağaranın yamaçları alabildiğine sarp ve dik. Allah muhafaza, dengesini kaybedip düşen bir kişinin 300 metre aşağıya yuvarlanması ve ölmesi işten bile değil. 30 metrekarelik bir genişliğe sahip Hira Mağarası, mağaradan çok 6 metrelik bir tünele benziyor. İki girişi bulunan Hira’nın, oldukça dar ve alçak olan içi bir kişinin ancak eğilip yürümesine imkân veriyor. Tehlikeyi göze alıp mağaraya girmeye çalışan hacı adaylarının arasına ben ve eşim de katılıyor. Aslında eşim benden önce davranıp dağa tırmanmış, Ben dağın zirvesine vardığımda o mağaradan çıkmış, beni bekliyordu. Mağaranın girişine kaymaya çalışırken arkadaşlardan biri resmimi çekiyor. Resmi çektirdikten sonra mağaranın ağzına yöneldim.
Büyük çoğunluğu Türk, Endonezyalı ve İranlı olan hacı adayları mağaraya girmek için büyük uğraş veriyorlar.
İçeride bir namaz kılan bir Türk hacısı " haram , bidat , yallah " sözlerine muhatap oluyor. Namaz kılanın hacılarla gelmiş bir müftü olduğunu yanındaki bir başka hacıdan öğreniyorum. Müftü bidat denileni yaparsa bir cahil ne yapmaz.
Zirveden 15–20 metre Kabe tarafına inildikten sonra 1–1.5 metre yükseklikte ve yarım metre genişliğinde olan bir mağaradan tepenin diğer yanına çıkılıyor.Bu yüzden her iki kısımda da sıkışıklık yaşanıyor. Bazı hacı adaylarının mağaranın içinde namaz kılması ise sıkışıklığı daha da artırıyor.
Mağaraya girme şansını bulamayanlar ve girenler, mağara çevresine toplanan Müslümanların yaptıkları dua ve salavatlar üfül üfül esen zirveye ayrı bir manevi hava katıyor. Bin dört yüz küsür yıl öncesini, Cebrail Aleyhisselam’ın vahiy getirişini, Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in vahyin ağırlığı karşısında ürperişini ve dağdan inip Hz. Hatice’ye, (r.anha) “Beni ört”, deyişini gözlerimizin önüne getirmeye çalışıyoruz. Zaman ve mekânın 1400 yıl öncesine gitmesi içimizde tatlı bir ürpertiyle büyüyen sıcak bir heyecanın yaşanmasına sebep oluyor.
“Es salat–u ves selam u aleyke Ya Resulallah,” nidaları dudaklarımızdan peşi peşine dökülüyor.
Yine namaz, yine yalvarış yine dua ve gözyaşı, sıcak yavaş yavaş kendisini hissettiriyor. Fakat gelenlerin sayısında azalma yerine artış oluyor.
Dönüşe geçiyoruz. Ancak ne mümkün. Geliş gidiş olunca insanlar kenetleniyor. Sonuçta sivri taşlar üstünde cambazlık yaparak ilerlemek zorunda kalıyoruz.
Dönenler bir kahraman edası ile mutmain. Gidenler ise ümitli ve heyecanlı. Ayrılması oldukça zor olan bu mekândan ayrılış vakti geliyor. Dönüş de tıpkı çıkış gibi moralinizi bozuyor. “Bu çevre kirliliği bu dağa, bu kutsal mekana reva mı?” diye düşünmeden edemiyor, vefasızlığın bu boyutuna hayıflanmaktan başka bir şey yapamamanın ızdırabını yaşıyoruz. Dağın tepesinde bulunan birkaç küçük ağacın dallarına bağlanan bez ve naylon parçaları, batıl inançları ve şirki engellemeye çalışan Vahhabilerin yaptıklarına bir ölçüde de olsa hak vermemize sebep oluyor.
Bu arada birkaç Hacı kendi aralarında konuşurken bir teleferiğin yapılması gerekliliğine vurgu yapıyor. İster istemez duyduğum bu öneriye ben fikren katılmadım. Dilerim de yapılmaz. Çünkü o dağa tırmanırken Kainatın efendisi aleyhisselamın yaşadığı zorluğu ve yorgunluğu hissetmeniz için yürüyerek çıkmaktan başka bir yol düşünemiyorum. O mübarek insanın adım adım gezdiği yerlerde dolaşmanın tadına inanın doyulmuyor.
Dualarımızı ederek 08.45 te aşağıya inmiş olduk. Burada tekrar bir araya gelerek. adam başı 5 riyale bir başka araca binerek sevr dağına yola çıktık.

Sevr Dağına Çıkıyoruz

Uzun süren bir yolculuktan sonra Mekke’den 4 kilometre uzaklıktaki Sevr Dağı’nın eteklerine geliyoruz.
Nur Dağı ile kıyaslanmayacak kadar yüksek ve sarp olduğunu görüyoruz.
Ve tırmanışa geçiyoruz.
Sevr dağı, bitişiğindeki daha alçak ikiziyle birlikte basık, kütlevi bir görünüme sahipti..
Burada da Hira’da olduğu gibi ilk gelenler biz değildik. Sabahın ilk ışıklarıyla aydınlanan dağın yamaçları tepeye tırmanmaya çalışan hacı adayları ile dolu idi. Sevr dağına çıkmayı önce göze alamadık. Bir kısmımız aşağıda bekledi. Diğerleri ile beraber dağa tırmanmaya başladık.
Merdiven basamakları halinde düzeltilen ve zikzaklar çizerek yükselen dağ yoluna çıkışımız oldukça rahattı, diyemiyoruz. Zira az sonra açlık ve Nur dağının yorgunluğu kendisini hissettirmişti. Bir kenara çökerek kahvaltı tarzı bir şeyler yedik.
Kaya ve toprağın kısmen biçimlendirilip merdivenleştirdiği patika bir yola sahip olan Sevr’e tırmanışımız oldukça zorlu geçiyor. Tırmanış sırasında  rastladığımız 60–70 yaşlarında yaşlı teyze ve amcaların gayreti yorgunluk hissimizi bir ölçüde de olsa hafifletiyor.
Çıkışta rastladığımız Orta Asyalı kadınlı erkekli bir gruba selam veriyoruz.  Genç olmamıza rağmen birkaç kez mola vererek bir saati aşkın bir sürede dağın tepesine varmayı başarıyoruz.
Güneşin sıcaklığı ensemizi ısıtmaya başladığı sırada kayaların tepesinden çevreyi süzüyoruz. Uzakta Hilton Oteli’nin gölgesinde kalan Kabe’yi gözlerimizle tespit edip kıblemizi sabitliyoruz. Olduğumuz yerden hafif sağa doğru dönünce kardeş Hira Dağı bizi selamlıyor. Biraz daha sağ dönünce Müzdelife ve Mina gözlerimizin önüne geliyor. Oldukça yüksek olan Sevr Dağı’ndan Mekke ve civarını kuşbakışı seyredebiliyoruz. Bu özelliği Peygamber Efendimiz (s.a.s.)’in hicreti sırasında niçin Sevr’i seçtiği hakkında bize bilgi veriyor.
Zirvede iki mağara vardı.
Biri, ancak peşpeşe emekleyerek geçebileceğimiz kadar dar, uzun ve karanlık, koca koca kayalarla inişli yokuşlu idi. Burada Peygamber (s.a) Efendimiz’in  mübarek başını sadık arkadaşının dizine koyup, istirahat edişini hayalimde canlandıramadım. Diğeri rivâyete daha uygun görünüyordu..
Dua ettik. Mağara kapısına yaklaşıp, hakikat güneşi Efendimiz (s.a) ve refikini fark etmemek bir mûcize idi. Aslında Allah’ın Habibi’nin bütün hayatı baştan sona bir ayet, bir mûcize değil midir? Güvercinin yuva ve yumurtası, örümceğin ağ ile kapadığı, mağaranın ağzından çok, müşriklerin gönül gözleriydi. Kalb gözleri kör olduğu için, zâhiren de göremediler. Her iki mağaranın da aksi yönde ikinci bir çıkışı bulunuyordu. Ebubekir Sıddık (r.a) yakalanmak endişesiyle heyecanlanınca Efendimiz, diğer tarafta mağara önüne kadar uzanan Kızıldeniz’i ve kapı ağzında bekleyen sandalı göstererek onu teskin etmişti. Biz her iki mağarayı da orada yaşanan hakikatlere hürmeten sıdk-ı kalble ziyaret ettik. Doğruyu ancak Allah (c.c) bilir. 
Hira’daki yığılmaya karşılık, buradaki Müslümanlar Sevr’in içinden geçmek için düzenli kuyruklar oluşturuyor. Asıl Mağarayı gezdik. Oturduk.Peygamber Efendimiz (sav) ve Hz. Ebu Bekir’i 3 gün bağrında saklayan, kapısında örümceklerin ağ gerdiği, önüne güvercinlerin yuva yaptıkları mukaddes mağaranın bu kadar içerisinde olmakla ister istemez heyecanlanıyoruz. Diğer çıkışından bir Pakistan'lının işlettiği (!)  baraka şeklinde bir kantinin yapıldığı ve üzerinde Sevr yazan, altında bir insanın eğilerek zorlukla geçebileceği 3 metrelik bir boşluğa çıkıyoruz..
O günden bu yana Efendi'mizin izlerini yakalamak, nefesini koklamak, çektiği eza ve cefayı az da olsa hissedebilmek için Hacılar her ay, her gün bu yüzlerce metrelik dik, kayalık yolu kavurucu sıcak altında tırmanarak Efendi'mizin hoşnutluğunu aramaktalar
Sırayla içeri giren hacı adayını çıkış noktasında şipşak fotoğrafçılar karşılıyor. Sevr’de de, başta pet şişeler olmak üzere çevre kirliliği dikkatimizi çekiyor. Ancak bu kirlilik Hira Dağı’ndaki kadar yoğun değil. Sevr’in yollarını basamak yapan Bangladeşli işçiler merdivenleştirdikleri çıkış yolu karşılığında, yere serdikleri mendillerin üzerine para atmanızı bekliyorlar.
Dönerken dağın yamacında öğle ezanı okunmaya başladı. Ara ara dinlenerek aşağıya indik. 
Müslümanlar adeta bir an önce zirveye çıkmak için yarışıyorlardı. 
Dağdan ayrılırken adeta bir parçamızın orada kaldığını hissediyor ve gerçek Kudret Sahibi’ne bu imkanı verdiği için hamd ediyoruz.
Ve adam başı 4 riyale Mesfeleye geri döndük 

Erol Kara - Kutsal Yolculuk 1 Şubat 2004





Bu haberi paylaş:
۞

Yorumlar

Yorumlar